İlk Solo Gezi - Stockholm & Oslo

 Minik bir aradan sonra herkese tekrardan merhabalar! (Kendisi dahil 3 okuyucusuna sesleniyor).

 Umea'daki zamanımın çoğu ya labda ya da odamda hayatı sorgulayarak geçtiğinden dolayı pek bir şey yazamadım. Son yazdığımdan sonra bir partiye gidip harika vakit geçirdim, doğru düzgün tanımadığım insanlarla danslar ettim, deliler gibi, geçenki gibi üstümde bir insanın sorumluluğu ve aklımda birileri olmadan eğlendim. Sonra galiba çok güzel bir gece geçirdiğimden evren mutsuzluk bombardımanı gönderme kararı aldı. Mutsuz olmaya hakkım olmadığını düşünerek kendi kendime kızarak her şey normalmiş gibi davrandım. Babamın tayin istemesi ve dünyada bana ait olan tek yeri, odamı kaybedeceğimi öğrenmek beni inanılmaz kötü etkiledi. Zaten yalnızlıkla boğuşuyordum, dayanamayıp Mental Health Service'e gitmek istedim ama ingilizce derdimi anlatmaya çalışmak gözümde büyüdü ve gitmedim. 14 yaşından beri biriktirdiğim bir miktar para vardı, ben de artık onu harcama ve kendimi bu hapis olduğum odadan çıkartma vakti diyerek Easter tatili için Stockholm'e ve Oslo'ya bilet aldım. Aslında Oslo görmek istediğim şehirler listesinde yoktu ama hazır İskandinavya'dayım, yakın çevreyi bir göreyim dedim. Doğruyu söylemek gerekirse inanılmaz korkuyordum önce. Tek başıma hiç bilmediğim şehirde ne yaparım, nasıl gezerim hiçbir fikrim yoktu. Çok da üzülüyordum bunu yalnız yapmak zorunda kaldığım için. Tanrı'ya öfkeliydim çünkü şanssız hissediyordum, çünkü Erasmus'ta yakın arkadaş yapamayan tanıdığım tek kişi bendim. Bunun benim suçum olduğunu da düşünmüyordum. Koridorum boştu, buddy group arkadaşlarımla etkinlikten etkinliğe görüşüyorduk, sınıftan kimseyle yakınlaşamamıştım çünkü tek erasmus öğrencisi bendim ve herkesin arkadaş grubu vardı. Yani şöyle, biriyle derste orada burada konuşmak ayrı, ona "Beraber Stockholm'e gidelim hadi!" diye teklif yapacak yakınlıkta olmak ayrı. Kimseyle bu yakınlığa ulaşamamak, hep hayalini kurduğum o çılgın arkadaş grubunu yapamamak kalbimi inanılmaz kırdı. İnsanların Erasmus storylerini izlemek, ciddi anlamda yalnız tek insan olduğumu fark etmek, ne yaparsam ve ne kadar çabalarsam çabalayayım, bir şey başarsam bile, hayatta her zaman bir adım geride olacağımı fark etmek de üzücüydü. Yani şuna tamamım: Türkiye'de odamda yalnız oturup ağlayıp sızlanabilirim. Ama bunu İsveç'te de yapmak inanılmaz korkunç. Bir fırsatım var da değerlendiremiyormuşum gibi hissedip kendimi panik edip duruyordum ama fırsatım yoktu ki. Kimsem olmaması benim suçum değil, Tanrı ona inanmadığım için beni cezalandırıyor diye yorumluyorum açıkçası. Binbir üzgünlük, aşırı düşünme, öfkelenme, güzel Erasmus geçiren herkesi sessize alma sonrası Solo Female Traveler ve Host a Sister gibi gruplara katılıp tek başına gezecek tek insan olmadığımı, kadınların dünyanın dört bir yanında birbirlerine destek olmak için beklediğini gördüm ve biraz da olsa rahatlayarak biletleri aldım. Ayrıca İskandinavya en güvenilir yerlerden biri, bir şekilde yolunu bulacağıma kendimi ikna ettim. Tabii ki normal bir insan gibi sakince gitsem olmazdı, yine panikten midem bulana bulana bindim uçağa, nefes alamadım yine. Bıktım artık bundan. Sanırım bana kendimde bir şeyi değiştirme hakkı verseler, 52 kötü özelliğim arasından panik atağımı yok etmeyi tercih ederdim. Neyse ki bir şekilde ölmeden Stockholm'e indim ve size yemin ederim o dakikadan sonra her şey değişti.

Uçak, tren, otobüs sonrası şehir merkezine varıp çıktığımda ilk gördüğüm şey güzel mimariye sahip bir binaydı ve anında gülümsemeye başladım. Sonra salak gibi güle güle, hiçbir hedefim ve varış noktam olmadan, güzel binaları takip ederek yürümeye başladım. Plansızlıktan korkuyordum ama Stockholm o kadar güzeldi ki, kafama eseni yaptığım halde inanılmaz zevk aldım ve bir şey kaçırmadım. Sırf bedava ve mimarisi harika diye parlamento binasının turuna katılıp gereksiz yere İsveç siyaseti hakkında şeyler öğrendim, Orta Çağ müzesine girdim, yol boyu fotoğraf çekip durdum, Şehir Müzesine gittim, denize karşı nefes aldım, Gamla Stan'e gittim... 

Çok özgür, güçlü, bağımsız hissediyordum. Kendim çalışıp çabalayarak kazandığım Erasmus sayesinde, kendi biriktirdiğim parayla, kendi başıma geziyordum. Gülümsemem bir kere silinmiyordu yüzümden. O an ne istersem onu yapma hissi çok güzeldi. Evinde kalacağım Türk kadınla da iletişim halindeydim, her şey yolundaydı benim için. Kadın çok samimiydi, uzun zaman sonra biriyle türkçe konuşup ev yemeği yemek, bu esnada Gamla Stan'in ortasında olmak inanılmaz güzeldi. O gün inanılmaz üşüdüm çünkü atkı, bere, eldiven ve hırka almamıştım havalar ısınmıştır diye ve omzum soğuktan da çantamın ağırlığından da zedelendi, ama inanır mısınız, zerre modum düşmedi. Stockholm'de 6 ve 7 Nisan'da kaldım, bir kere mutsuz, yalnız, anksiyetik hissettiğimi hatırlamıyorum.  

Ama Oslo öyle değildi.

Stockholm aksine Oslo'yu planlamıştım, çok heyecanlıydım çünkü başka bir ülkeydi sonuçta. Önce fark ettiğim hatalardan biri Bergen'de olan meşhur renkli evleri Oslo'da sanmamdı. Bunun için tamamen Google'ı suçluyorum. Bu biraz modumu düşürdü, orada çekeceğim fotoğrafı bile hayal etmiştim, ama çok umursamadım ve genel bir Oslo planı yapıp 7 Nisan gecesi otobüse bindim. Korkunç omuz ve boyun ağrıları içinde uyumaya çalıştım, 8'inde sabah 6'da Oslo'daydım. Uykusuzdum, her yerim ağrıyordu, yavaştan yalnızlık hissi içime yerleşmeye başlamıştı. Kendimi birden çok anksiyetik ve kaybolmuş hissetmeye başladım. Stockholm'deki heyecanım yerine panik vardı. Yine problem etmemeye çalışarak korkunç pahalı hostelime gidip çantamı bıraktım, ama aptallık edip yanımda başka çanta almadığımdan fotoğraf makinemi ve kurabiyelerimi götüremedim. Üstümü değiştirdim, boğazlı kalın kazağımı giydim Oslo da soğuktur diye ama sıcacıktı, İskandinavya gibi değil de Marmaris gibiydi şakasız. 24 saat geçerli Oslo Pass aldım 40 euroya, pahalıydı ama müzelere direkt giriş de çok pahalı diye başka çarem yoktu. Bir daha ne zaman geleceğim Oslo'ya sonuçta mantığıyla başladım gezmeye ve ikinci hatam 21'e kadar açık olan müzeye sırf yakın diye gidip, 17'de kapanan müzelere zamanımın yetmeyeceğini hesaba katmamaktı. Munch Müzesi'nde çok iyi vakit geçirdim, özellikle benim için yeri ayrı olan The Scream'i görebildiğim için. Çünkü 2016'da, lisede yine bd geçirdiğim günlerden birinde, arkadaşlarımın çektiği selfienin arkasında komik bir şekilde çıkmıştım ve o günden beri The Scream konusunda espriler yapıyordum.

2020'de, pandemide çok sıkılıp kendime yaptığım bu meme'i paylaşarak Edvard Munch'la bana credit vermediği için davalı olduğumu, beni Norveç'e alırsa onu affedeceğimi söylemiş, kendimle dalga geçmiştim. Norveç'e gitmek aklımın ucundan geçmezdi çünkü. Ama işte, oradaydım, 2023'te, The Scream tablosunun karşısındaydım. 

Her şeyiyle çok güzeldi ama oraya sabahtan gitmem büyük hataydı çünkü çok vakit kaybettim. Sonra National Museum'a gittim, ama modum düşüktü, sürekli yetişmem gereken bir yer varmış gibi davranıyordum. Oslo Pass almak büyük hataymış bu konuda. Parasını çıkaracağım diye panik halinde dolaşıyordum resmen. Müzenin ortasında açlıktan başım dönmeye ve midem bulanmaya başladı, kurabiyelerim de yanımda yok, zaten panik halindeydim, iyice kötü oldum ve müzeyi yarıda kesip yemek aramaya gittim. Sokak satıcılarının fiyatları şu şekildi: Kızarmış kore tavuğu 169 kron, gyros 200 kron, marketlerde sosisli 70 kron. Yahu ben Ikea'dan 5 krona sosisli yemeye, 50 krona 8'li köfte yemeye alışmışım, bu fiyatlar inanılmaz gerdi beni. Norveç öyle bir ülke ki İsveç gözünüzde ucuz kalıyor. İsveç'te ucuz alternatifler var çünkü, Norveç'te yok. Koştur koştur Mc Donalds'a gidip 75 krona minicik menü aldım. Doymadım ama tek seçeneğim buydu. Çok paranız yokken pahalı bir ülkeyi gezmek hiç iyi bir fikir değilmiş, aklımda sürekli "Burada harcadığım parayla Avrupa'da iki şehir gezerdim." düşüncesi vardı. Yemeğimi yedikten sonra 0 heves, 0 heyecan ferrye doğru ilerledim ve Hovedøya adasına gittim Norveç'li bir kadın önerdi diye. İşte orada sonunda beynim sakinleşip rahatladı. National Museum'un orası kaotik ve insan doluyken, ada çok sakindi. Kendimi daha iyi hissettim, Oslo Pass'i yapacak bir şey yok artık diyip kafamdan attım ve adada yürümeye başladım. Cüzdanımla powerbankimi üst üste koyup telefonumu dayayarak kendi videolarımı çektim, kimse yoktu etrafta, hiç çekinmeden rahatça hareket etmek çok güzeldi sonunda. Oslo'dan en güzel iki anım The Scream'i görme anım ve adada tek başıma takılmam. Sonra yanlış ferrye binip tüm ada turu falan yaptım, ama rahatlamıştım ya bir kere, yalnızca güldüm geçtim. Ama maalesef Oslo aklımda Stockholm kadar harika yer edinemedi. Hostelim 8 kişilik odaya 42 euro olmasına rağmen çok iyi değildi, ikinci günüm bomboştu, Easter olduğundan çoğu yer kapalıydı, omuz ağrım katlanılmaz seviyedeydi, benimle Umea'ya erasmusa gelen Türk kızın Stockholm'de arkadaşlarıyla takıldığını görüp kendimi yine geri kalmış, yapayalnız hissettirmeye başlamıştım, hayatımdan çıkan insanları inanılmaz özlüyordum ve Opera binasının tepesinde Sertap Erener dinleyip hüzünlenerek onları düşünüyordum. Yok yani, nerede olursam olayım enayiliğim peşimde. Stockholm, genel olarak belki de İsveç, birden "ev" gibi hissettirmişti ve dönmeye saatler sayıyordum. Bir şekilde döndüm, Stockholm'de sakin bir gün geçirdim, kütüphanede kulaklık takıp piyano çaldım, seyir noktasına çıkıp harika fotoğraflar çektim... 

El işleri yapılan, tam benlik bir yer vardı ama sosyal pilim bitmişti ve introvert Deniz beni darlamaya başlamıştı, gidip insanlarla konuşmaya çekindiğimden giremedim. Geldiğim şekilde havaalanına dönemedim, yine panik silsilesi... Yolda Ukraynalı bir anne kıza sorup peşlerine takıldım, harika yardımcı oldular, kızın Instagram'ını falan istemediğim için çok pişmanım hala. Ama gerçekten yorgunluktan beynim durmuştu. Uçak rötar yaptı, bu sefer son otobüsü kaçırıp havalaanında kalacağım diye panik oldum. Yahu yeter be kızım, rahatla artık, tükettin kendini! Umarım bir gün çözerim bu hallerimi. 

Sonuç olarak 4 günlük maceram odamda sonlandı. Sabah dersim vardı, görenler "İyi misin korkunç görünüyorsun" dediler. Göz altlarım fena şişmiş, 4 gün gezdin diye bu kadar yorulup fenalaşamazsın Deniz... Bu arada çektiğim fotoğrafları paylaşmak için @photographsbydeniz diye bir instagram hesabı açtım, okuyan varsa buraya kadar, bakarsanız sevinirim ahjahajsha

İşte böyle. Mayıs'ta 10 günlük daha boşluğum var ama param çok kalmadı, bu yüzden biraz gerginim. Yine de Stockholm'den 10 euroya uçuşlar olan yerler var, Host a Sister'dan ücretsiz kalacak yer bulabilirsem gidebilirim gibi. Geçen sene Prag'da Erasmus yapan arkadaşımın Avrupa'da görmediği ülke kalmamıştı, benim param 2 ülkede yarılandı... Üzülüyorum ne yalan söyleyeyim. İşte diyorum, hep extrovert ve zenginlerin Erasmus'unu izlediniz, biraz da introvert, zor bölümde okuyan memur çocuklarına bakın. Gurur duyduğum bir şey var ama, babamın parasıyla değil, kendi paramla geziyorum. İyi hissettiriyor, güçlü hissettiriyor. Kendimle gurur duyuyorum aslında. Normalde yapabileceğimi düşünmediğim şeyler yapıyorum çünkü. Çoğu insanın yalnızlık hakkında zerre fikri yok, bu yüzden beni anladıklarını düşünmüyorum. Ama ben en içinde, en dibine kadar yaşıyorum yalnızlığı ve yine de kendi kendimi kurtarmasını, kendi kendimle vakit geçirmesini biliyorum. 

Tüm bunlardan sonra artık gerçek hayata dönme vakti tabii. 2 hafta sonra büyük sunumum var, sonra da beni çok geren ama şu an nedenini anlatmaya üşendiğim, muhtemelen sonra uzun uzun yazacağım Biyokimya dersiyle uğraşmam lazım. Hala akademik açıdan dolu bir süreçteyim yani.

Sonraki gereksiz uzun ve oversharingli yazımda görüşmek üzere, hoşçakalın! 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Umeå'da Karamsar Bir Türk

Erasmusun İlk Partisinde Minik Bir Overthinker