Erasmusun İlk Partisinde Minik Bir Overthinker
Beklediğimden kısa sürede döndüm, ayda bir yazmayı düşünüyordum aslında. Ama yazmak bana her zaman iyi gelen bir şey olduğundan kendimi geri çekmemeye karar verdim. Ne zaman bir şeyler paylaşsam oversharing yapıyormuşum hissine kapılıyorum. Mesela bir video çekiyorum "İnsanlar neden bunu umursasın, bunu neden yaptım?" diye kendimi yiyorum. Tweet atmak zaten bağımlılığım olmuş durumda, sürekli çok şey paylaşıyorum. Bir bloğumuz eksikti, oversharing yapabileceğim her türlü platformu kullanıyorum resmen. Neden bilmiyorum, ama zaten kendi yazılarımı en çok ben okurum. Dönüp dönüp okumayı, düşüncelerimi görmeyi her zaman sevmişimdir. Bu da benim kendimle anlaşma yöntemimdir belki de. Şu an üniversitedeki 24 saat açık, rahatlama binası da denilen bir binada yazıyorum bunu. Burada odalar var, hangi dine mensup olursanız olun ibadet edebiliyorsunuz. Onun dışında yalnızca kulaklık takıp müzik dinlemek istiyorsanız ona da alanınız var. İbadet eden kimse yoksa çalabileceğiniz bir piyano da var, buna çok sevindim açıkçası. Bazen geceleri gelip kimse yokken bir şeyler çalmaya çalışıyorum. Umea zaten sakin bir şehir olduğundan bina da genelde çok dolu olmuyor. İTÜ'deki tıklım tıklım med, kovan sonrası ilaç gibi geldi. Neyse, artık konuya gireyim, uzun bir yazı olacak ve çok fazla duygu ve aşırı paylaşım içerecek muhtemelen, o yüzden istiyorsanız hemen şimdi ayrılın...
Genel olarak pek bir şey yapmadım geçtiğimiz hafta. Biraz histeri krizleri, biraz yalnızlık fenalıkları, biraz film izleme, biraz kendi kendinin saçını kesip Umea sokaklarında yamuk saçla dolaşma, biraz tek başına göle gidip analog makineyle fotoğraf kovalama, biraz çarşamba günü olan "international dinner" etkinliği için uluslararaası market gezisi ve 65 krona yarım kilo mantı alarak ağlama, biraz içki satılan yeri gezip Avrupa'nın en pahalı ülkesinde bile biranın 12.5 sek olup Türkiye'den daha ucuz olmasına komaya girme, bir ara da partileme... Karışık bir haftaydı anlayacağınız. Göl yolundan harika bir video yüklemeyi denedim ama pek olmadı. Bu yüzden maalesef hızla çektiğim fotoğrafla yetineceğiz.
Cumartesi günü "Democratic Dancefloor International Pub" isimli bir etkinlik vardı. Konsept şu: İki farklı dj var, ekranda çalacakları şarkılar görünüyor ve hangi şarkı çalsın istiyorsan o tarafa doğru dans ediyorsun. Ben genelde partilere gitmem, dans etmekten de hoşlanmam. Ama zor birkaç hafta geçirdikten sonra bir adım atayım dedim, içim kan ağlaya ağlaya 145 sek bilet parası ödedim ve parti için hazırlandım. Normalde parti öncesi pre-party yapıyorlar ancak benim arkadaşım yok diye hiç öyle bir şeye davet edilmemiştim. Neyse ki Buddy Group üyelerinden biri yapmaya karar verdi ve aldım karşı koridordaki Hintli kızı, gittim pre-partye. İşler şimdi heyecanlanıyor... Çok az kişiydik çünkü Buddy Group'un da parti modunda olmayanına denk gelmişim maalesef. Her şeyin sıkıntılısına denk geldiğimden çok şaşırmadım. İşte cips, içecekler, muhabbet...
Yunan çocuk bir tane içki getirmiş Yunanistan'dan, bayılıyor ama içkiye, dedi ki "Koklayın ve için, harika bir şey, ama dikkat edin %30". Ben zaten kendi içkimi kendim götürmüştüm, çok da karıştırmak istemiyordum, bir yudum aldım denemek için sadece. Ama evinde içmesi yasak olan Hintli kızımız, ben fark etmeden 4 shot atmış, sek hem de... Sonra bir İspanyol'un "Bakın bu İspanya'da 80 cent" dediği şaraptan da "NASIL YA NASIL 1 EURODAN AZ ŞARABINIZ MI VAR!?!?!" isyanlarım eşliğinde bir yudum aldım, nereden baksanız Türkiye'de 10 euro'su vardı... Bu Hintli arkadaş ondan da bayağı içmiş. En son da çocuğun biri votka getirdi, ben geldiğini fark etmemişim bile, bizim Hintli bunu da dikmiş kafaya... Artık asıl partiye gitme vakti geldi, herkes birer birer gitti ve ben kızı bırakamadım tabii. Yalvarıyorum neredeyse kalk gidelim diye ama sarhoşluktan ölüyor. İçten içe nasıl sinirleniyorum görseniz... Yahu madem böyle olacaktın neden içtin tanımadığın insanlarla? Arkadaşın bile yok henüz, bilmediğin bir ülkedesin, bana neden bu sorumluluğu yükledin şimdi? Kızın ağzından votka şişesini zar zor kopartarak sürükledim bunu otobüs durağına, iki dakikada bir beni ne kadar sevdiğini söylüyor, klasik sarhoş konuşması... Baktım bizimkiler otobüsü kaçırmışlar aynı otobüse denk geldik, dedim çok şükür. "Bakın bu kız sarhoş oldu, bana yardım edin tek başıma halledemem." falan diyorum. Ne kadar bencilim o an bir görseniz. Kıza dönüp şey dedim "Sen bilet alırken seni beklemem direkt içeri geçerim başının çaresine bakarsın." Şaka mısın Deniz? Kalpsizlikte son nokta... Ama ne yalan söyleyeyim, doğru düzgün tanımadığım biri yüzünden bok gibi geçirdiğim bir haftadan sonra bir de onca para verdiğim partiyi kaçıracak değildim. Benim de kafamı dağıtmam lazım artık. Overthinking ustası biriyim ve kafamın birkaç saatliğine boş olmasına ihtiyacım var, bırakın başkasının sorumluluğunu alacak, kendimle uğraşacak halde değilim... Neyse girdik mekana, kız da bizden birkaç saniye sonra geldi. İndirdim onu aşağıya, oturttum, su verdim ve kendine gelince bize katılmasını söyleyerek dans pistine gittim. Beş dakika sonra bir baktım güvenlikler bunu götürüyor. (Burada bir mola veriyorum, piyano etkinliği varmış meğer, azıcık ona bakayım da kültürleneyim. İnsanlar esneme, rahatlama yapıyorlar piyano karşısında. Şimdi de bir çeşit bir şey söylüyorlar, neler oluyor pek çözemedim. Bu şehirde neler oluyor çözemiyorum genelde. Ama kulaklığımı çıkardım ve bunu arka plan müziği olarak kullanma kararı aldım...) Neyse işte, güvenlikler onu götürüyordu, herkes bana dedi peşinden git diye nedense, koştum sordum güvenliklere. "İsveç'te katı kurallarımız var, eğer birisi bu kadar sarhoşsa maalesef mekanda olamaz." dediler. Kız da nasıl diretiyor gitmemek için anlatamam. Benim başıma kalmış vaziyette... Diyor ki bana fısıldayarak "Bak kusuyor gibi yapacağım, sonra adama iyi olduğumu söyleyeceğiz ve aşağı ineceğiz beraber." Bu esnada adam yanımızda ama ahashajhs Baya uğraştım ama çıkmak istemiyordum onunla, daha parti bile başlamamıştı ve ben sadece eğlenmek istiyordum artık. Buna hakkım vardı. Baktım üç Hintli arkadaşı geldi, anında kızı onlara bırakıp toz oldum ve diğerlerinin yanına dansa gittim. Sanki bayılırım dans etmeye... Ama çakır keyiftim ve buna gerçekten ihtiyacım vardı. Çünkü Erasmus'ta ağlayıp sızlanarak geçirdiğim, geçmişe takılı kaldığım, sürekli Türkiye'yi kontrol ede ede delirdiğim beşinci haftamdı. Azıcık kafamı dağıtmalıydım artık. İşe yaradı mı peki?
Hayır.
Bu bana da şok edici geldi ama ben dans ederken bile overthinking yapabiliyormuşum. İnanamazsınız gerçekten. Çakırken her şey iyiydi, dans edip eğlenmeye çalışıyordum. Sonra ayılmaya başladım, düşünceler uçuştu, bir yandan aynı anda 5000 şey düşünüyorum bir yandan ortamdan kopmamaya çalışarak insanları takip ediyorum. Bir noktada Hintli kıza mesaj attım güvende mi diye, acilde çıktı kız... İsveç'te "drunk jail" varmış bu arada, eğer çok sarhoşsanız mekan polisi arıyor ve sizi oraya gönderiyormuş. Ama bu kızı güvenlik hastaneye göndermiş. Bir yandan onunla, bir yandan kendi beynimle uğraşıyordum anlayacağınız. Dans ediyorum ama kafamda bir ara atacağım mesajı falan düşünüyorum, o kadar saçma ki... İşte bu yüzden Alec Benjamin'in "Mind Is a Prison" şarkısını bir dönem çok dinledim. Çünkü gerçekten beynim bir hapishaneymiş gibi hissediyorum, çıkamıyorum bir türlü. Başka bir ülkeye de gitsem, uygulama da silsem, görmesem de, bilmesem de, insanların arasına da karışsam, dans da etsem, başka bir şeyle kendimi de oyalasam düşüncelerim orada. Virüs gibiler, kurtulamıyorum bir türlü.
Bunun için kendimi çok suçlayamayacağım. Tek başına bir başka ülkeye taşınmak zaten yeterince büyük bir adımken ve zorken buna ek o kadar şey yaşadım ki, üzülmeye de isyan etmeye de her türlü hakkım var. Mesela deprem... Bugün babamların tayin istemeyi düşündüğünü öğrendim. O dakikadan beri gözlerim dolu dolu deney yapıyorum labda. Hiç son kez memleketime gittiğimi düşünerek çıkmamıştım çünkü oradan. Zaten hayatımın yarısını geçirdiğim köy yıkılacak, ona yeterince kahroluyordum. Şimdi bir de tek güvenli alanımdan ayrılmak zorunda kalabileceğimi öğrendim. Halbuki ben Hatay'a dönmeye bayılıyordum. Koştur koştur favori dönercimden yemek söylemeye, köydeki hamakta üstümde hafif bir örtüyle yatmaya, sadece bana ait olan ve bana güvende hissettiren o odada kedimle kavga etmeye, arkadaşlarımla sahildeki çimlere oturup saatlerce konuşmaya, devasa ailemle köyde gecenin bir vakti birinin "Hadi Saray caddesi!" demesine ve tıkış tıkış iki araba gidip eski Antakya sokaklarını gezerek bir haytalı ile geceyi bitirmeye bayılıyordum. Biliyorum Hatay yok oldu, biliyorum eskisi gibi olmayacak, biliyorum arkadaşlarım da taşınıyor ama bırakmak istemiyorum işte. Orada doğdum, orada büyüdüm, sanki taşınırsak kimliğim silinecek gibi hissediyorum.
Onun dışında kişisel hayatımla ilgili çok sıkıntı yaşıyorum. Hayatımda sonsuza kadar olmasını istediğim insanlar hayatımdan çıkıyor ve bir şeyler yapabilmek için çok uzağım. O kadar üzülüyorum ki, perşembe günü bir karaoke partisi vardı ve açıkçası gitmek, normal gençleri görmek istiyordum. Ama bir şey oldu ve ben kendimi acıdan, öfkeden ve üzgünlükten bildiğiniz fiziksel şekilde kıvranırken buldum. Yapışıp kaldığım o odadan çıkamadım sonra. Galiba bunun için bambaşka bir ülkeye taşınmadan önce geçmişle alakalı problemleri pürüzsüz çözmek lazım. Çünkü sonradan tüm zamanınızı zehir edip sizi yapayalnız halde kıvrandırıyor. Buna ek bazı arkadaşlarımla aramdaki bağın deprem sonrası nedensizce daha da zedelendiğini düşünüyorum. Sanki bunu yaşamadım ve o esnada yurt dışındaydım diye benle aynı sayfada hissetmiyorlar artık.
Son olarak da şu peşimi asla bırakmayan Türk siyaseti... Zamanımın yarısını seçim hakkında haberler takip edip oy kullanmanın yollarını arayarak geçiriyorum. Çünkü Twitter'da gördüğüm yorumlar bana hiç umut vermiyor, belli ki benim o 1 oyuma bile ihtiyaç var. Ama çok uzun ve masraflı bir işlem yurt dışında adres beyanı ve oy kullanma süreci. Halledebiliyor muyum anlamaya çalışacağım.
Partiyle başlayıp nerelere geldik... Aslında ben daha çok Youtube videosu çekmek istiyordum erasmus sürecimde ama hem editleme yeteneğim olmadığından, hem de yazmak beni de rahatlattığından bu yöntemi seçtim. Ama şimdi de şöyle diyorum: Yahu bu insanlarla neden bunu paylaşıyorsun Deniz? Her şeyi paylaşmak zorunda mısın böyle? Ne yapsınlar senin üzgünlüklerini? Kesin okurken "Ne söylendin be!" diyorlardır. Keşke sessiz, sıkıntısını içinde yaşayıp susabilen biri olsaydın...
İşte dostlarım, overthinking, oversharing, ve sonunda da kara toprak... Şaka şaka, oversharing yaptığın için kendini suçlayıp yapmaya devam etmek var sonunda. Eğer kendim hakkımda bir şey değiştirebilecek olsam sanırım bunu değiştirirdim. Ama bu bilgiyi neden size veriyorum ki?
En iyisi artık susmam ve yavaşça uzaklaşmam... Eğer buraya kadar okuduysanız tebrik ediyorum, ben bile bir noktada sus artık be dedim çünkü.
Bir sonraki dramamda görüşmek üzere, kendinize iyi bakın!



Yorumlar
Yorum Gönder